Hayat Dediğin

Aslında hayat güzel değildir. Kim güzel diyorsa yalan söylüyordur. Biz yeryüzüne sayısızca dağılmış kırılgan birer çiçeğiz. Hayat bir boşluktan ötekine hırpalıyor, dağıtıyor bedenimizi. Bir var olma mücadelesidir bütün umudumuz. Bir mutluluk davasına bel bağlamış mahluklarız. Hayat başımıza çok erken yaşta gelen bir serüven gibi. Var olmak ile hiçliğin savaştığı bir ikilem. Bazen ümidin ışıklarına kanarak bizim olmayan bu belirsiz serüveni kendi lehimize çevirebileceğimize inanırız. Sonra puslu bir havada bakarız ki koynumuz bir boşluklar coğrafyası. Kurak bir çöl, dipsiz bir kuyu, bir uçurum, kurdun kuşun dolaştığı bir kayalık, buzdan bir döşek. Bizim en çok birbirimize ihtiyacımız var. Ya da şöyle diyeyim bir can yoldaşımız olmalı. Hani bütün bu kızgınlığımız bu can yoldaşının bizi terk edişinden ya. Dar vakitlere beni emanet bırakırken onsuz yapamayacağımı da bilir ama yine de bırakır. Sonra yalnızlığımla kalırım, nereye gitsem onu çağırırım, kiminle konuşsam onu şahit gösteririm. Tutup elinden yalnızlığımın, mavi bir göğün altında kırıldığım yerden yeniden başlarım yaşamaya. Hepimiz bir bütünün parçaları gibiyiz. Hayata yeniden sarıldığımız her anda birer parçamız eksilir. Ve aslında mekan, zamanın misafiridir. Ve insan zamanda parça parça var olan; bir eksik, bir yarım, bir belirsizliktir. Her mutlu sonlanan gün, yaşam heybesine bir özlem daha taşır. Gökyüzüne ait olma isteğimiz de mutluluğa duyduğumuz özlemdendir. Herhalde biraz daha ölür insan her sabah uyandığında. Ve o kadar hazindir ki canınızı verseniz hiçbir kahkaha dolu anın, zamanı unuttuğunuz o küçük mutluluk kırıntılarının geri gelememesi. Ne kadar da doğrudur yaşamanın bir özlemler kitabı olduğu. Ortasına düştüğü amansızca bir savaşın yalnızca yalnız yenilenidir insan. Sonradan bilir ki yenile yenile öğrenildiğini savaşmanın. Her yenilgide biraz daha kubuğuna çekilir. Kabuğuna her geri çekilişinde biraz daha kaybeder. Sığındığımız her şey bizden daha küçüktür. Sığ gelir bize, bizi anlamasını beklediğimiz her bilinç. Ha sonra aklımıza gelir vedalar, hüzünler, ayrılıklar, dağdağalar, kalp ağrıları, sessizce okunan dilekler, korkular. Sanki yaşadığımız yetmiyormuş gibi. Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarında atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.* Günler bizi devireceğine biz bir ömrün bütün çelmelerini birbirine bağlayabilirdik. Hergün biraz daha ölüyormuş insan, bence bunu değiştirebiliriz. Yani kof bir ceviz tanesi gibi sürüklenmektense hergün biraz daha yaşayabiliriz. Yalnızlığın esas olmadığını hissettirmeliyiz yaşamın boğucu bir şey olduğunu kabullenerek. Hayattaki bütün tezatlığa inat uyumlu olabiliriz. Bence eğer ki yaşıyorsak gittiğimiz her yeri güzelleştirmek zorundayız. Acıyı kabullenmek zorundayız. Ve içimizdeki boşluğa rağmen yaşamayı bilmeli öyle değil mi? Mutlu yaşamayı hak etmiyor muyuz?


Erdinç YILDIRIMÇAKAR

25 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Oda

İstanbul